DİVAN EDEBİYATI NAZIM TÜRLERİ NOT: Tevhit, münacaat, naat, mersiye, hicviye, fahriye “kaside” konusunda yer almıştı. Mevlit: Hz. Muhammet’in doğumu başta olmak üzere mucizeleri, savaşları, ahlakı ve vefatının anlatıldığı eserlerdir. Hilye: Peygamberler ve dört halifenin iç ve dış güzelliklerini, onların örnek davranışlarını anlatan nazım türüdür. Nesir olarak da yazılabilir. Şehrengiz: Herhangi bir şehir ve şehrin güzelliklerini anlatan şiirlerdir. Genellikle mesnevi nazım şeklinde yazılır. Surname: Şehzadelerin sünnet düğünlerini, şehzade ve padişah kızlarının doğumları vesilesiyle yapılan şenlikleri anlatan eserlerdir. Kıyafetname: Kişilerin dış görünüşlerini anlatan eserlerdir. Menakıpname: Herhangi bir evliyanın hayatı etrafında oluşmuşmenkıbeleri veya kerametleri anlatan dini ve tasavvufi eserlerdir. Gazavatname: Din uğruna yapılan savaşları anlatan eserlerin genel adıdır. Siyer: Peygamberimizin hayatını ve savaşlarını anlatan eserlerdir. Nazire: Bir şairin herhangi bir şiirinin aynı vezin ve kafiyeyle başka bir şair tarafından benzerinin yazılmasına denir. Tehzil: Nazirenin alay maksadıyla yazılanlarına denir. Pendname: Öğüt vermek amacıyla yazılan eserlerdir. TEVHÎDLER Cenâb-ı Allah'la ilgili olan dînî eserlerimiz tek tek şiirler ve müstakil eserler şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Tek tek şiirler tevhîdler ve münâcâtlardır. Bu tür şiirler genellikle, divân şâirlerimizin divânlarının başında bir veya iki-üç şiir şeklindedir. Ayrıca uzun müstakil şiirlere de rastlanabilmektedir. Tevhîd, kelime olarak, “birkaç şeyi bir araya getirip tek yakma, birleştirme; bir sayma, bir kabûl etme, tek olduğuna inanma” anlamlarına gelir. İnanç bakımından tevhîd ise, “Allah’ın varlığının yanında tek olduğuna, hiçbir eşi, benzeri ve ortağı olmadığına ve olamayacağına kesin olarak inanmak” demektir. İslâm tevhîd dînidir. Tevhîd, İslâm inancının temelidir, Allah’ın varlığını ve birliğini kabûl etme esâsına dayanır. Bir kişinin İslâm dâiresi içine girebilmesinin olmazsa olmaz şartı, bu tevhîd esâsına, yani Allah’ın varlığına ve birliğine, Onun eşi ve benzeri olmadığına, kalben ve hiçbir şüpheye yer vermeyecek şekilde inanmasıdır. Edebî ıstılah olarak tevhîd ise, tevhîd inancının alanına giren konuların yer aldığı edebî eserler için kullanılan bir tabirdir. Allâh Taâlâ’nın varlığından, birliğinden, tek olduğundan; eşi, benzeri ve ortağı olmadığından, isimlerinden, sıfatlarından, kudretinin tecellîsinden bahseden manzum ve mensur eserlere, edebiyatta “tevhîd” adı verilir. İslâmiyet’in kabûlünden sonra ortaya konulan eserlerin besmele, hamdele ve salvele ile başlaması klasik hâle gelmiş bir uygulamadır. Konusu ne olursa olsun her kitabın başında mutlak besmele bulunur, ondan sanra da Allah’a hamd kısmı gelirdi. Burada, Allah’a hamd edildikten sonra, Cenâb-ı Allah’ın isimleri ile, selbî ve subûtî sıfatları, kudreti gibi konularla devam ettirilirdi. Hatta Allah’ın burada dile getirilecek isimlerinin kitabın konusuyla ilgili olmasına da dikkat edilirdi. Bu kısım mensûr eserlerde, genellikle mensûrdur. İşte bu kısımlar mensur tevhîd örnekleridir. Mensur tevhîdlerin en güzel örneği, Sinan Paşa’nın Tazarru’-nâme’sidir. Bu hamdele kısmına karşılık şâirler dîvânlarına tevhîdle başlayıp Allah’ın vahdâniyetini bildirmeyi, kendisini ve bütün âlemleri yaratan Allah’a şükr etmeyi bir gelenek hâline getirmişlerdir. Bu da manzum bir hamdele yerine geçerdi. Dîvânların başındaki manzum tevhîdler kasîde nazım şekli ile yazılmıştır. Bunun yanında mesnevî, terkîb-i bend ve tercî-i bend şeklinde yazılmış olanları da görülür. Ayrıca dîvânların içinde veya başka eserlerde, bazan mensur eserler içinde gazel, kıtâ ve rubâî şeklinde yazılmış tevhîdler de vardır. Tevhîdde esas düşünce, önceki ünitelerde anlatılmış olan akâid ve yer yer kelâm ilminin bildirdiği şekilde, Allah’ın birliği noktasında toplanır. Şâir, Allah’ın tek gerçek varlık olduğunu, bütün güç ve kudretin O’nda toplanmış bulunduğunu, isimlerini ve sıfatlarını sayarak belirtir; varlıkların ve insanın yaratılışını anlatır. Tevhîdlerde yer alan konuları şu şekilde sıralayabiliriz : - Allah Taâlâ her yerde hâzır ve nâzırdır, fakat insanlar O’nun zâtının künhünü idrâkten âcizdir. Yani O, insanın göreceği veya elle tutacağı hiçbir şeye benzemediği için, O’nu göremeyeceği gibi, gözüyle görebildiği eliyle tutabildiği bir varlıkla mukâyese ederek veya kendi tasavvuruyla kavrayarak bir şekil halinde kavrayamaz. Gözler O’nu görmez, ama akıl sahibleri O’nu bilir. - Allah Kâdir’dir, Bâkî’dir, Evvel ve Âhir O’dur, vâcibü’l-vücûd (varlığı zorunlu)dur, yaratıcıdır, ortağı ve benzeri yoktur; hâdis (sonradan var olan) olana, sonradan yaratılan hiçbir şeye benzemez; kâinattaki bütün varlıklardan müstağnîdir, onların hiç birinin hiçbir şeyine muhtaç değildir; aksine her şey O’na muhtâçtır, O’nun oldurmasıyla olur, onları yok etme kudretine de sâhiptir. O, cisim, cevher, a’râz ve heyûlâ değildir. - Kâinattaki her şeyi yaratan Allah’tır; yaratma güç ve kudretine sâdece O mâliktir. Kâinattaki âheng ve intizâm, Allah’ın ilim, irâde, kudret ve tekvîn sıfatlarının delîlidir ve tecellîleridir. O, bütün nâkıs sıfatlardan münezzehtir. Allah’ın kuvvet ve kudreti Cemâl ve Celâl şeklinde tecellî eder. - Âlem, Allah’ın gayrıdır. Vâcibü’l-vücûd olan, mümkinü’l-vücûd (var olması veya yok olması mümkün) olanla birleşemez. Allah, nasıllıktan ve nicelikten münezzeh, kâinatta O’nun dışındaki bütün varlıklar bunlarla sınırlıdır. Tevhîdlerde dînî esaslar, tasavvufî boyutu olmadan yer alabildiği gibi, tevhîd konuları tasavvufî duyuş ve ifâdelerle anlatılmış olabilir. Tasavvufî nitelikli tevhîdlerde şu hususlar üzerinde durulur : - Allâh Taâlâ gizli bir hâzînedir; bu hazîneyi izhâr için kâinâtı yaratmıştır. - Allah’ın zâtına erişilmez; ancak sıfatları üzerinde düşünülerek tevhîd-i Zât bilinir. Evvel ve âhir O olduğu gibi, zâhir ve bâtın da O olduğu bilinir. - Ancak hakîkate ermek için akıl yeterli değildir, aşk-ı ilâhî gereklidir. Aşk-ı ilâhî uğruna benliği ve mâ-sivâyı (dünyâ varlıklarını) terk etmek gerekir. - İnsan olmanın maksadı ve gâyesi Allah’a kavuşmaktır. Tasavvufî nitelikli tevhîdlerin temelini şu kudsî hadis teşkil eder : (كنت كنزاً مخفياً فأحببت أن أعرف فخلقت خلقاً فعرفتهم بى فرفونى.) “Hen gizli bir hazîne idim, bilinmek ve tanınmak istedim ve mahlûkâtı yarattım. Ber kendimi onlara öğrettim; onlar da beni bildi.” (el-Aclûnî, II, 132.) Allah’ın irâde ve kudretinin tecellîlerinin ifâdesi olan Esmâ-i Hüsnâ (Allah’ın güzel isimleri), tevhîdlerde çokça kullanılır. Kasîde nazım şekliyle yazılmış olan üç esas kısımdan meydana gelmiştir : Birince kısımda Allah’ın selbî ve subûtî sıfatlarından bahsedilir. İkinci kısımda, subûtî sıfatların kâinâttaki tecelleri gelir. Üçüncü kısım münâcâttır. Aşağı yukarı kasîde tarzındaki her tevhîde bu üç esas unsuru bulabiliriz. Birinci kısımda lirizm olmaz; ikinci kısımda, kemâl ve kudretin; üçüncü kısımda ise insanın aczinin ve korkusunun heyecanını buluruz. (Ali Nihat Tarlan, Dîvân Edebiyatında Tevhîdler, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayını, Fasikül : III, İstanbul 1936, s. 6.) Ali Nihat Tarlan tasavvufî nitelikli tevhîdin heyecânını şöyle tanımlar : “San’atkâr, rûhunde havf ve recânın çarpışmasını duyar. Bütün heyecân, evvelâ kendi aczinin şuurundan başlar. Bunu şiire tevdî ederken Ehl-i Sünnet akâidinin muayyen mevzûlarını sıralar. Heyecân mısraların üzerinde uçan, çırpınan; fakat mevzûların hiç birine konamayan bir kuş gibidir. Biz ekseriyâ onun kanatlarının sesini duyarız; fakat onu ancak kasîdenin münâcât yerinde bulabiliriz. Munâcât aczin ifâdesidir, o zaman esere biraz lirizm girer. Bu duyuş ve görüş tarzı; evlâ aklın, objenin fevkına çıkıp derûnîleşir ve bu derûnî lirizmini bütün kâinâta taşır.” (Ali Nihat Tarlan, Fasikül : III, s. 5, 6.) Tasavvufî nitelikli tevhîdlerde genellikle vahdet-i vücûd anlayışı hâkimdir. Tevhîdi ifade eden âyet ve hadislere sık sık telmihler yapıldığı gibi, ayet ve hadîslerin Arapça metinleri zaman aynen iktibas edilir. Nâbî’nin Dîvân’ından bir örnek şöyledir : Melâik hâdimân-ı “ye’müru bi’l-adli ve’l-ihsân” Şeyâtîn dîde-bân-ı fursat-ı “yenhâ ani’l-fahşâ” (Ali Fuat Bilkan, Nâbî Dîvânı I, Milli Egitim Bakanlığı Yayını, Ankara 1997, I, 5.) Bu beyitte Nâbî bu beyitinde, (إن الله يأمر بالعدل والإحسان وإيتائ ذى القربى وينهى عن الفحشاء والمنكر والبغى يعظكم لعللكم تذكرون.) “Şüphesiz Allah. Adâleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenâlığı ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye öğüt veriyor.” (16.Nahl sûresi, 90) âyetinde altı çizili kısımları Arapça ibâresiyle aynen almıştır.
Evvel ü Âhir çü sensin Zâhir ü Bâtın dahi Pes arada gayr var dimek tasavvurdur muhâl (Ali Nihat Tarlan, Fasikül : I, s. 4.) Ali Nihat Tarlan’ın Ahmedî Dîvânı’ndan altığı tevhîdin bu beyitinde, (هو الأول والآخر والظاهر والباطن وهو بكل شء عليم.) “O, Evvel’dir, Âhir’dir, Zâhir’dir, Bâtın’dır. O her şeyi hakkıyla bilendir” (57.Hadîd sûresi, 3) âyetinin anlamına telmih vardır. İzzetün fikrinde kalmış akl gonca bigi terg Kudretün vasfında olmış ruh lâle bigi lâl (Ali Nihat Tarlan, s. 5.) Ali Nihat Tarlan’ın Ahmedî Dîvânı’ndan altığı tevhîdin bu beyitinde, (تفكروا فى آلاء الله ولاتفكروا فى ذات الله.) “Allah’ın nimetleri hakkında hakkında derin derin düşününüz, fakat hakkında akıl yürütmeyiniz.” (el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, I, 311) hadisinin anlamına telmih yapılmıştır.
Örnekler :
Ey dün ü gün isteyen bulmez misin Hak kandadur Her kandasam anda hâzır kanda bakarsam andadur
İstemegil Hak’ı ırak gönüldedir Hakka durak Sen senliğün elden bırak tenden içerü candadur
Gir gönüle bulasın Tûr sen-ben dimek defterin dur Key Güher er gönlündedür sanma ki ol ummâmdadur
Ol ummânda yüz bin Güher bir katreye benzer tamâm Ol câna yok zamân-zevâl zevâlli cân hayvândadur
Her kanda ki gözün baka Çalap hâzırdur mutlakâ Şol cân ki tapmadı Hak’ assısı yok ziyândadur
Eyle sûretini vîrân cân sırrıdır ana iren Bâtın gözidür dost gören zâhir gözü yabandadur
Çün sûretün vîrân ola gönlün bâğı cinân ola Cânun genci vîrân ola çünki bu genc vîrândadur
Her kim gaflet içre geçer cânı zevâl suyun içer Dervîş sırrı arşdan uçar çünki mekânı andadur
Miskîn Yûnus gözün aç bak iki cihân dopdolu Hak Sıdk odına gümânı yok ol eşker pinhândadır Yûnus Emre (Mustafa Tatçı, Yûnus Emre Dîvânı (Tenkildi Metin), Milli Eğitib Bakanlığı Yayını, İstanbul 2005, s. 67, 68.)
* * * Dest-i kudretle yoğ iken âlemi var eyledin Kimini Müslim kılıp kimin küffâr eyledin
Hârdan güller bitirdin nahlden hurmâ-yı ter İbret için kullarına hikmet izhâr eyledin
Kimine verdin behişt ü hil’at u tâc u kemer Kiminin yerin cehennem menzilin nâr eyledin
Kiminin kaddini kıldın serv ü ar’ardan yüce Gözleri yaşın kiminin cû-yı enhâr eyledin
Rûzu Rûşen eyledin emrinle gün eetdi tulû’ Geceyi encümler ile zen edip târ eyledin
Güller ile Gülşen içre hârı kıldın hem-nişîn Geceler tâ subha dek bülbülleri zâr eyledin
Zâhide erzâni kıldın Kevser ü hûr u behişt Bu Muhibbî bendeni müştâk-ı dîdâr eyledin Kanûnî Sultan Süleyman (Muhibbî Dîvânı, Hazırlayan : Coşkun Ak, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayını, Ankara 1987, s. 42.) * * * Kara gün kararıp kalma Hemen Allah de Allah de Hangi akşam sabah olmaz Aman Allah de Allah de
Sâhibimiz çok nazlıdır Yanında geçer sözlüdür Hemen kalbinde gizlidir Amman Allah de Allah de
Var amma yetmiş bin perde Ne göktedir ne de yerde Karıncasın komaz darda İnan Allah de Allah de
Sen seni çlma gel taşa Niyâz eyle gitmez boşa Kulu gibi değil hâşâ Uyan Allah de Allah de
Ne derdin var ise söyle Kalbini Müberrâ eyle Bu da geçer kalmaz böyle Dayan Allah de Allah de
Ruhsatî olma dîvâne Günde beş yol dur dîvâna Sıdk ile düş âsitâna Uzam Allah de Allah de Âşık Ruhsatî (öl. : 1909) (Doğan Kaya, Âşık Ruhsatî, Sivas Belediyesi Yayını, Sivas 1999, s. 121.)
* * * Sana şah damarından dahada yakın Allah; Günam mı dedin; O’ndan uzağa düşmek günah... Necip Fazıl Kısakürek (öl. : 1983) (Çile, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 1977, s. 29.)
MÜNÂCÂTLAR
Cenâb-ı Allah’la ilgili edebî türlerden biri de münâcât türü eserlerdir. Münâcâtlar, aynen tevhîdler gibi müstakil kitap veya risâle şeklinde değil, manzûmeler veya mensur metinler hâlindedir. Manzum veya mensur başka serelerin içinde yer alırlar. Münâcât, Arapça n-c-v (ن) (ج) (و) (نجى) kökünden gelen “müfâale” kalıbında bir kelimedir. Sözlükteki anlamı, “fısıldama, kulağa söylemek, iki kişi arasında geçen gizli konuşma” anlamına gelir. Dînî literatürde ise, “Allah’a dûa ve niyazda bulunmak; bir kimseneni ellerini açarak gizlice Allah’tan dilekte bilinmesı, yalvarıp yakarması” anlamında kullanılır. edebî ıstılâh olarak kullanımı da bu dînî literatürdeki anlamına uygundur. Edebî olarak, “bütün varlıkları yaratıp yaşatan, Rahmân, Rahîm olan, afvedici ve esergeyip bağışlayan Yüce Allah’a yalvarıp yakarmak amacıyla yazılmış edebî metinler” münâcât olarak adlandırılır. Klasik dönem şâirlerimiz dîvânlarının başlarına genellikle tevhîd koymayı gelenek hâline getirmişlerdir. Birçok şairimiz dîvânlarının baş taraflarına aynı zamanda münâcât da koymuşlardır. Ayrıca dîvanların diğer kısımlarında veya başka eserlerde münâcâtlar yer alır. Klasik edebî eserlerimizdeki manzum münâcâtlar daha çok kasîde, gazel, mesnevî, rubâî, kıt’a, muhammes, terkîb-i bend ve ilâhî nazım şekilleriyle yazılmıştır. Dîvân edebiyatımızın ürünleri içinde yer aldığı gibi, tekke edebiyatı, halk edebilatı ve günümüz edebî ürünleri içinde de konu itibâriyle münâcât olan şiirler bulunmaktadır. Özellikle dîvânların baş tarafındaki münâcâtlar kasîde veya mesnevî şekillerinde yazılmıştır. Tevhîdler anlatılırken söylendiği gibi, kasîde tarzındaki tevhîdler için de münâcât bölümü vardır. Şâir burada acziyetini ve günahkârlığını dileyerek Cenâb-ı Allah’a duâ ve niyâzda bulunur. Dîvanların dışındaki eserlerin başında da münâcâtlar bulunabilmektedir. Münâcâtlar genellikle aruz vezniyle yazılmıştır. Ancak tekke edebiyatı ve halk edebiyatı içinde hece vezniyle yazılmış münâcâtlar da vardır. Münâcâtların esas konusu da aynen tevhîdler gibi Cenâb-ı Allah’tır. Bunlarda da Allâh’ın varlığından, birliğinden, tek olduğundan, eşi ve benzeri olmadığından, ortağı ve yardımcısı bulunmadığı gibi, bunların hiç birine ihtiyâcı olmadığın, selbî ve subûtî sıfatlarından bahsedilir. Allah’ın güzel isimlere (Esmâ-i Hüsnâ) münâcâtlarda da çokça yer verilir. Ancak burada, tevhîdlerden garklı olarak, daha çok Allah’ın her şeyi yaratması, her şeyin O’na muhtâç olduğu, bütün varlıkların ancak O’nun lutfu ve keremi ile var olduğu gibi, yine var olabulmek için her zaman O’na muhtaç bulunduğu, bu arada özellikle O’nun Rahîm ve Rahmân olduğu; esirgeyenin, bağışlayanın, afv u mağfiret edenin O olduğu; insanın ise O’nun kudreti karşısında tamâmen âciz olup, O’nun merhametine ve bağışlamasına muhtaç bulunduğu üzerinde durulur. Burada Allah için söylenecek her şey biraz da insanın bu acziyeti ve O’na muhtaçlığı noktasından hareketle seçilir. Münâcâtlar, günahkârlık ve pişmanlık duygularıyla dolu şirrilerdir. Münâcâtlara göre yegâne Ganiyy-i Mutlak Allah’tır, ilminin ve kudretinin sonu yoktur, ezelî ve ebedîdir, kâinâtın tek mutlak hâkimi O’dur; kul baştan başa fakr u zarûret içindedir. Şair öncelikle bunları dile getirir ondan sonra da bu aczini itiraf eder, geçmiş günahlarından dolayı pişmanlığını belirtir, bir daha yapmamaya karar vererek tevbe ve istiğfârda bulunur; Allah’ın sonsuz lutuf ve keremine sığınır. Kişi ölümü, hesap gününü ve cehennem azâbını hatırlar; o gün kurtuluşa erip eremeyeceğinin endişesi içindedir. Yûnus Emre’nin bunu dile getiren çok güzel bir münâcâtı vardır: Aceb bu benüm cânum âzâd ola mı yâ Rab Yohsa yedi tamuda yana kala mı yâ Rab
Aceb bu benüm hâlüm yir altında ahvâlüm Varup yatıcak yirüm akreb dola mı yâ Rab
Allah olıcak kâzî bizden ola mı râzî Görüp habîbi bizi şefî’ ola mı yâ Rab
Cân hulkuma geldükde Asrâîl’i gördükde Yâ cânumı aldukda âsân ola mı yâ Rab
Yûnus kabre vardukda münker nekir geldükde Bana suâl sordukda dilüm döne mi yâ Rab (Mustafa Tatçı, s. 30, 31.) Günahsız kul olmaz, şâir her an bunun farkındadır ve sığınacak tek yer Allah’ın lutf u keremidir. Âlemin halkı bendedir günâh etmezi kandedir Lutf u inâyet sendedir Kerîm Allah Rahîm Allah Abdî (öl. : 1710
Mutasavvıf şâirler, vahdete ulaşma arzusu içindedirler; hep bunu dilerler; Allah’tan gayri her şeyden, dünyâdan ve dünyâlıklardan kurtulmak arzusu istemektedirler. Onlara göre bu dünya gurbettir, kulu Allah’tan ayrı tutar, bir çile yeridir; bundan kurtulup Cemâlu’llâh’a ulaşmak gerekir. Münâcâtlarda daha çok Allah’ın isimlerinden Rahîm, Kerîm, Gaffâr, Gafûr, Tevvâb, Afuvv, Vâhib, Mûîn, Settâr isimlerine yer verilir, afv u mağfiret için yol aranır. Münâcâtlarda da, tevhîdlerde olduğu gibi âyet ve hadislerden yararlanılmıştır. Âyet ve hadislerden metin hâlinde alıntılar yapıldığı gibi, daha onların anlamlarına telmihler yapılmış ve âyet ve hadislerde anlatılan konular, onların da konusu olmuştur. Örnekler :
Ulu ulu günahlarum yüz komadı bana Çalap Hiç kimse çâre kılmadı döndüm yine sana Çalap
Âlimlere sordum nedür dermân günahlu derdüme Anlar dahı eyitdiler dermân ana yine Çalap
Va’de yitüp öliceğiz ol sinlere varıcağız Zibânîler geliceğiz sen inâyet eyle Çalap
Zebânîler çün geleler beni yalınuz bulalar Bilmediğüm dil soralar sen yardım eylegil Çalap
Gürde soralar bu sözü esirgemez anlar bizi Bir de sana tutduk yüzü sen esirge bizi Çalap
Sensün bu benüm sultânum bu cânla içinde cânum Çokdur benüm günâhlarum sen meded eylegil Çalap
Uçmakdağı hûrîleri giymiş onlar nûr donları Ne bahtlu mü’minleri bize nasîb eyle Çalap
Durmayup söylerem sözüm günâhuma göyner özüm Günâhlu Yûnus’un sözün sen kabûl eylegil Çalap Yûnus Emre (Mustafa Tatçı, s. 31, 32.)+
Münâcât Hudâyâ Hudâlık sana yaraşur Nitekim gedâlık sana yaraşur
Çü sensin penâhı cihân halkının Kamudan sana ilticâ yaraşur
Şeh oldur ki kulluğun etdi senin Kulun olmayan şeh gedâ yaraşur
Şu baş kim sana secde eylemeye Şehin-şâh ise zîr ü pâ yaraşur
Şu dil kim marîz-i gamındır senin Ana zikrin ile şifâ yaraşur
Şu kim dürr-i gufrânın olmak diler Gamın bahrine âşinâ yaraşur
Eğerçe ki isyânımız çokdurur Sözümüz yine Rabbenâ yaraşur
Ne ümmîd ü ne bîmdir işimiz Hemân bize havf u recâ yaraşur
Eğer adl ile sorasın Adlî’yi Ukûbatdir ana sezâ yaraşur
Sen eyle anı kim san yaraşur Ben etdim anı kim bana yaraşur
Şu günde ki bir çârsi kalmaya Ana çâre-res Mustafâ yaraşur Adlî (II. Bâyezîd) (öl. : 1512) (Fevziye Abdullah Tansel, Türkçe Dînî Metinler, Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Yayını, Ankara 1971, s. 26.)
* * * Yâ Rab hemîşe lutfunu kıl reh-nümâ bana Gösterme ol tarîkı ki yetmez sana bana
Kat’ eyle âşnâlığım andan ki gayrdır Ancak öz âşnâların et âşnâ bana
Bir yerde sâbit et kadem-i i’tibârımı Kim reh-ber-i şerîat ola muktedâ bana
Yok bende bir amel sana şâyeste âh eğer A’mâlime göre vere adlin cezâ bana
Havf u hatâda muztaribim var ümîd kim Lutfun vere beşâret-i afv-i hatâ bana
Ben bilmezem bana gereğin sen hakîmsin Men’ eyle verme her ne gerekmez bana bana
Habs-i hevâda koyma Fuzûlî-sıfat esîr Yâ rab hidâyet eyle tarîk-ı fenâ bana Fuzûlî (öl. : 1566 ?) (Fuzûlî Dîvânı, Hazırlayanlar : Kenan Akyüz - Süheyl Beken - Sedit Yüksel - Müjgan Cunbur, Akçağ Yayınları, Ankara 1990, s. 131, 132.)
* * * Beni yarattı kul deyi Olamıyom aman Allah Ara emrimi bul deyi Bulamıyom aman Allah
Nefsile olmuşum öğür Başa geldi geçti ömür Gözüm kör kuağım sağır Gülemiyom aman Allah
Ne yeşilim ne ağım var Ne bostanım ne bağım var Ne elim ne ayağım var Gelemiyom aman Allah
Dünyâ için hep telâşım Yetmişe ulaştı yaşım Kusurum çok gözüm yaşım Silemiyom aman Allah
Eyliyorum rızâna arz Ara yerde çoktur gammâz Emretmişsin beş vakit farz Kılamıyorum aman Allah
Bîçâre Âşık Ruhsatî Kaçırma elden fırsatı Verme dünyâ saltanatı Dilemiyorum aman Allah Âşık Ruhsatî (öl. : 1909) (Doğan Kaya, s. 121.)
* * * DUÂ Bize hâlâ ezâ ezâ geliyor Günler, aylar, devirle, Allah’ım! Dönecek miydi harb meydanına Şehirler Allah’ım Yine tebşîrler getirsin, her Yil, Berât’lar, Kadir’ler, Allah’ım!
Câna, îmâna, mülke kasdedeni Hangi güçler zehirler Allah’ım? Belli, insanlar değiller... öyleyse, Söyle : Kimdir, nedirler? Allah’ım! Yine tebşîrler getirsin, her Yil, Berât’lar, Kadir’ler, Allah’ım!
Kara gündeysek ufka, nûrundan Doğsun artık fecirler, Allah’ım! Rahmetinden dolup dolup taşsın Dışlar, içler, kabirler, Allah’ım! Yine tebşîrler getirsin, her Yil, Berât’lar, Kadir’ler, Allah’ım! Arif Nihat Asya (öl. : 1975) (Cemal Kurnaz, Münâcât Antolojisi, Türkiye Diyânet Vakfı Yayını, Ankara 1992, s. 37.)
YA RESULALLAH ‘Işkun ile ‘âşıklar yansun yâ Resûla’llâh İçüp ‘ışkun şarâbın kansun yâ Resûla’llâh
Şol seni seven kişi komış yoluna başı İki cihân güneşi sensün yâ Resûl’allâh
Şol seni sevenlere kıl şefâ‘at anlara Mü’min olan tenlere cânsun yâ Resûla’llâh
Şol seni sevdi Sübhân oldun kamuya sultân Cânum yolına kurbân olsun yâ Resûl’allâh
‘Âşıkam şol dîdâra bülbülem şol gül-zâra Seni sevmeyen nâra yansun yâ Resûla’llâh
Dervîş Yûnus’un cânı ‘âlem şefâ‘at kânı İki cihân sultânı sensün yâ Resûla’llâh
Yunus Emre (Sivrihisar, 1240?-Sivrihisar, 1321?) Divân-ı Yûnus Emre, Hzl. Mustafa Tatçı, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1992, s. 345.
Günümüz Türkçesi
(Aşkın ile âşıklar yansın Ya Resûlullâh İçip aşkın şarabını kansın Yâ Resûlullâh Şu seni seven kişi, koymuş yoluna başı İki cihan güneşi, sensin Yâ Resûlullâh Şu seni sevenlere, kıl şefaat onlara Mümin olan tenlere cansın Yâ Resûlullâh Şu seni sevdi Sübhân, oldun herkese sultân Canım, yoluna kurban olsun Yâ Resûlullâh Âşığım şöyle Dîdâr’a, bülbülüm şöyle gülzara Seni sevmeyen nâra (ateşte) yansın Yâ Resûlullâh Derviş Yûnus’un canı âlem şefaat hani İki cihân sultanı sensin Yâ Resûlullâh)
NAAT-İ ŞERİF Kuloğlu
Gözüm nuru Fahr-i cihan Yetiş yâ Muhammed yetiş Âleme gün gibi doğan Yetiş yâ Muhammed yetiş
Yeşil sancaklar yalabır Onu gören can talabır Acap guluv etti4 kâfir Yetiş yâ Muhammed yetiş
Bizim ahvâlimiz bundur. Ali’yi sen bize göndür Kanber’i Düldül’e bindir Yetiş yâ Muhammed yetiş
Gaziler kana boyandı Yandı sol yüreğim yandı Son demidir Yetiş yâ Muhammed yetiş
Hakk’a ermiş erenlerle Ak sakallı pirler ile Cümle peygamberler ile Yetiş yâ Muhammed yetiş
Sana derim iki gözüm Ayağına sürem yüzüm Yardımcımız olver Yetiş yâ Muhammed yetiş
Ey Kuloğlu canlar canı İki cihanın sultanı Derdimizin hem dermanı Yetiş yâ Muhammed yetiş
1 Fahr-i cihan: Cihanın efendisi. 2 Yalabır: Parlar. 3 Talabır: Oynar. 4 Guluv etti: Haddini aştı. 5 Demidir: Anıdır. 6 Olver: Oluver. 2 Kuloğlu (1613?-1694?) XVII. Asır Saz Şairlerinden Kuloğlu, Saadettin Nüzhet Ergun, Semih Lütfi Sühulet Kütüphanesi, İstanbul 1933, s. 43-44.
YÂ MUHAMMED Ali Ekrem Bolayır
Yâ Muhammed, büyük peygamberimiz, Biz seni tâ cân evinden severiz!
Her çocuğun küçük kalbi senindir, Mâsum olan Resûlullah’ı bilir.
Biz mâsumuz, kalbimizle anlarız, Senin dünya cennetinde biz varız.
Hasan’ını, Hüseyn’ini ne kadar Sen severdin; işte bütün çocuklar
Nazarında evlâdının eşidir; Çünkü hepsi ulu din kardeşidir.
Demek sen de bizi pek çok seversin, Bunu, bize, yine bildirdin kendin.
“Her çocuk Müslüman doğar!” diyerek. Yâ Muhammed bu sözünü öğrenmek,
Bize büyük yüreğini bildirir, Her çocuğun temiz ruhu senindir!
Ulu Kâbe’n kalbimizde açılır, Yüzümüzden senin nurun saçılır
Yâ Resûlallâh büyüksün sen, büyük, Biz çocuklar bu âlemde pek küçük
Ümmetiniz; fakat gökte yıldızlar Nasıl çoksa, dünyada da o kadar
Çok sabî var; her birinin kalbinden Hak Dîni’nin bir yıldızı doğarken,
Senin ruhun arş-ı a’lâda güler! Etrafında uçar yavru melekler.
Seni elbet daha fazla severiz Annemizden, babamızdan bile biz!
Kur’ân’ından senin sesin duyulur; Kalbimize muhabbetin oyulur.
Küçük ümmetinin büyük rûhusun Sana bütün çocuklar fedâ olsun!
Es-salât u ve’s-selâmu aleyke yâ Resûlallah Es-salât u ve’s-selâmu aleyke yâ Habîballâh
Ali Ekrem BOLAYIR (İstanbul, 1867 – İstanbul, 1937) Şiir Demeti, Ali Ekrem Bolayır, Şule Yayınları, İstanbul 2011.
SÛR-NÂME (NÂBÎ) Şenlik türünde manzum eser Nâbî, Yûsuf Nâbî Efendi
17. yüzyıl şairlerinden Nâbî tarafından kaleme alınan ve Sultan IV. Mehmed’in şehzâdeleri Mustafa ve Ahmed’in 1086/1675’te Edirne’de tertip edilen sünnet düğünlerini anlatan manzum sûr-nâme.
Nâbî Sûr-nâmesi biyografik kaynaklarda kayda geçmemiş ve varlığından haberdar olunmayan bir eser iken Âgâh Sırrı Levend tarafından bulunarak 1944 yılında neşredilmiştir. Eserin tek nüshası İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi TY 1774’te kayıtlıdır. Müstakil bir eser olmayıp Türkçe, Arapça, Farsça çeşitli risaleleri içeren bir mecmuanın 41b-58b yaprakları arasında “Vakâyi-i Hıtân-ı Şehzâdegân-ı Hazret-i Sultân Muhammed-i Gâzî li-Nâbî Efendi” başlığı ile sayfa kenarlarına haşiye olarak yazılmıştır (Levend 1944: 5).
Nâbî Sûr-nâmesi mesnevi nazım şekliyle 587 beyit olarak yazılan eser "fe‘ilâtün fe‘ilâtün fe‘ilün" kalıbındadır. Nâbî, eserini Sultan IV. Mehmed’in fermanıyla yazdığını şu beyitle “Sonra ol pâdişeh-i âlî-şân / Nazm-ı sûriyyeyi itdi fermân” şeklinde ifade etmektedir. Eser, Sultan IV. Mehmed’in şehzâdeleri Mustafa ve Ahmed’in 1675’te Edirne’de tertip edilen ve on beş gün süren sünnet düğünlerini ile kızı Hatice Sultan ile Musahib Mustafa Paşa’nın evliliklerini konu almıştır. Eserin muhtevasında konu sıralaması şöyledir: Önce münâcât, na’t ve Sultan IV. Mehmed’e methiyeden sonra düğün için yapılan hazırlıklar anlatılmıştır. Daha sonda hediye bahsine geçilerek devlet erkânının Sultan IV. Mehmed’e ve sünnet düğünü yapılan şehzâdelere takdim ettiği hediyeler zikredilmiştir. Devamında on beş gün süren düğün süresinde her bir günde verilen ziyafetler, gündüz ve geceleri tertip edilen oyunlar, eğlenceler, şehzâdelerin Eskisaray’dan şenlik alanına getirilmesi, şeker alaylarının geçişi ve şehzâdelerin sünnet edilmesi anlatılmaktadır. Eser, şenlik sonundaki at koşularının tasviri ile son bulmaktadır. Ayrıca eserin başlarında IV. Mehmet’in kızı Hatice Sultan ile Musahib Mustafa Paşa’nın düğünleri de beş beyitle özetlenmiştir. (Levend 1944: 5-7, Arslan 1999: 41).
Nâbî’nin eseri, sûr-nâme türünün çok ayrıntılı, hacimli ve seçkin örnekleri arasında yer almasa da muhtevası bakımından türün özelliklerini taşımaktadır. Eser ilk kez Levend tarafından neşredilmiş (1944), Arslan ise eseri manzum sûr-nâme metinlerini konu alan çalışmasında neşretmiştir (1999).
Şairin biyografisi için bk. "Nâbî, Yûsuf Nâbî Efendi". Türk Edebiyatı Eserler Sözlüğü. http://teis.yesevi.edu.tr/madde-detay/nabi-yusuf-nabi-efendi
Eserden Örnekler Hazret-i Şehzâdegân-ı Âlî-şân Sünnet Olduklarıdur
Oldı hûn olduğu dem seyyâle Gûyiyâ zanbaka konmuş lâle
Lûle-i sîmden itdi cereyân Bâde-i sâf gibi hûn-ı revân
Aldı sîm ü zeri hirmen hirmen Toldı ma’den gibi cey ü dâmen
Çün tamâm oldı umûr-ı sünnet İtdiler yine hıyāma avdet
Çalınup tabl ile sûrnây u nefîr Oldı âvâz-ı safâ âlem-gîr
Açılup sûy-be-sû şevk ü sürûr Oldı güsterde yine cins-i hubûr
Hûblar rask ile oldı cübân Oldılar hûş-rubâ-yı nigerân
Fişege olınup ilkâ âteş Şu’lesi oldı sipihre ser-keş
Gicenüñ nısfına dek zevk ü neşât Bu siyâk üzre idüp bast-ı bisât
Olup ol gice bu resm üzre tamâm Her kişi menziline itdi hırâm
Çün sabâh oldı be-vefk-i âdet İtdiler cümle kuzâtı da’vet
Geldiler çetr-i ziyâfet-gâha Sundılar ni’meti şâhen-şehe
Cümler eşrâf-ı kuzât-ı İslâm İtdiler emr-i ta‘âmı itmâm
Çıkdılar soñra yine meydâna Atdılar târ-ı nigeh seyrâna
Yine hengâme-gerân-ı ni‘met İtdiler arz-ı kemâl-i san‘at
Geçüp ol gice de bu hâl üzre Zeyn idip sûrı bu minvâl üzre
Da‘vet olundı irince ferdâ Mîr-mîrân ile hep mîr-livâ
Mîr-mîrân ile ma‘zûl begler Mansıb içün derd-i devlet bekler
Cem‘ olup bâr-geh-i ihsâna Oldılar dâ’ire gird-i hâna
Sundılar ni‘mete germiyyet ile İtdiler hayr du‘â himmet ile
Yine encâma irişdükde ta‘âm Tutdılar gûşe-i seyrânda makâm
Cem‘ olup lu‘betiyân meydâna İtdiler bahş-ı safâ a‘yâna
Hây hûy u nagamât-ı def ü ney Dillere virdi yine neşve-i mey
Yine meh-pâreler oldı raksân Eyledi çeşmini nâsun gerdân
Yine virdi fişek-i âteş-pâş Dil-i çerh-i sitem-endûza hırâş
Dîvler geydi libâ-ı nârî Hayli germ eylediler bâzârı
İricek ol gicede pâyâna Her kişi oldı mukîm-i hâne (Arslan 1999: 667-669) (alıntı) |
DİVAN EDEBİYATINDA NESİR İÇİN TIKLAYINIZ!!!