TÜRK DİLİ VE EDEBİYATI KAYNAK SİTESİ

Edebiyat'a dair her şey alikaramanhoca.com 'da

Üyelik Girişi
KAHRAMAN KADINLARIMIZ
TÜRK BASINININ TARİHSEL GELİŞİMİ
EDEBİYAT KONU ANLATIM VE SORU ÇÖZÜM VİDEOLARI
TYT-AYT ÖNEMLİ HATIRLATMALAR
SINIFLARA GÖRE DERS NOTLARI
TÜRKÇE (DİL VE ANLAM BİLGİSİ)

DİVAN EDEBİYATI NAZIM TÜRLERİ

DİVAN EDEBİYATI NAZIM TÜRLERİ

NOT: Tevhit, münacaat, naat, mersiye, hicviye, fahriye “kaside” konusunda yer almıştı.

Mevlit: Hz. Muhammet’in doğumu başta olmak üzere mucizeleri, savaşları, ahlakı ve vefatının anlatıldığı eserlerdir.

Hilye: Peygamberler ve dört halifenin iç ve dış güzelliklerini, onların örnek davranışlarını anlatan nazım türüdür. Nesir olarak da yazılabilir.

Şehrengiz: Herhangi bir şehir ve şehrin güzelliklerini anlatan şiirlerdir. Genellikle mesnevi nazım şeklinde yazılır.

Surname: Şehzadelerin sünnet düğünlerini, şehzade ve padişah kızlarının doğumları vesilesiyle yapılan şenlikleri anlatan eserlerdir.

Kıyafetname: Kişilerin dış görünüşlerini anlatan eserlerdir.

Menakıpname: Herhangi bir evliyanın hayatı etrafında oluşmuşmenkıbeleri veya kerametleri anlatan dini ve tasavvufi eserlerdir.

Gazavatname: Din uğruna yapılan savaşları anlatan eserlerin genel adıdır.

Siyer: Peygamberimizin hayatını ve savaşlarını anlatan eserlerdir.

Nazire: Bir şairin herhangi bir şiirinin aynı vezin ve kafiyeyle başka bir şair tarafından benzerinin yazılmasına denir.

Tehzil: Nazirenin alay maksadıyla yazılanlarına denir.

Pendname: Öğüt vermek amacıyla yazılan eserlerdir.

TEVHÎDLER

Cenâb-ı Allah'la ilgili olan dînî eserlerimiz tek tek şiirler ve müstakil eserler şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Tek tek şiirler tevhîdler ve münâcâtlardır. Bu tür şiirler genellikle, divân şâirlerimizin divânlarının başında bir veya iki-üç şiir şeklindedir. Ayrıca uzun müstakil şiirlere de rastlanabilmektedir.

Tevhîd, kelime olarak, “birkaç şeyi bir araya getirip tek yakma, birleştirme; bir sayma, bir kabûl etme, tek olduğuna inanma” anlamlarına gelir. İnanç bakımından tevhîd ise, “Allah’ın varlığının yanında tek olduğuna, hiçbir eşi, benzeri ve ortağı olmadığına ve olamayacağına kesin olarak inanmak” demektir. İslâm tevhîd dînidir. Tevhîd, İslâm inancının temelidir, Allah’ın varlığını ve birliğini kabûl etme esâsına dayanır. Bir kişinin İslâm dâiresi içine girebilmesinin olmazsa olmaz şartı, bu tevhîd esâsına, yani Allah’ın varlığına ve birliğine, Onun eşi ve benzeri olmadığına, kalben ve hiçbir şüpheye yer vermeyecek şekilde inanmasıdır.

Edebî ıstılah olarak tevhîd ise, tevhîd inancının alanına giren konuların yer aldığı edebî eserler için kullanılan bir tabirdir. Allâh Taâlâ’nın varlığından, birliğinden, tek olduğundan; eşi, benzeri ve ortağı olmadığından, isimlerinden, sıfatlarından, kudretinin tecellîsinden bahseden manzum ve mensur eserlere, edebiyatta “tevhîd” adı verilir.

İslâmiyet’in kabûlünden sonra ortaya konulan eserlerin besmele, hamdele ve salvele ile başlaması klasik hâle gelmiş bir uygulamadır. Konusu ne olursa olsun her kitabın başında mutlak besmele bulunur, ondan sanra da Allah’a hamd kısmı gelirdi. Burada, Allah’a hamd edildikten sonra, Cenâb-ı Allah’ın isimleri ile, selbî ve subûtî sıfatları, kudreti gibi konularla devam ettirilirdi. Hatta Allah’ın burada dile getirilecek isimlerinin kitabın konusuyla ilgili olmasına da dikkat edilirdi. Bu kısım mensûr eserlerde, genellikle mensûrdur. İşte bu kısımlar mensur tevhîd örnekleridir. Mensur tevhîdlerin en güzel örneği, Sinan Paşa’nın Tazarru’-nâme’sidir.

Bu hamdele kısmına karşılık şâirler dîvânlarına tevhîdle başlayıp Allah’ın vahdâniyetini bildirmeyi, kendisini ve bütün âlemleri yaratan Allah’a şükr etmeyi bir gelenek hâline getirmişlerdir. Bu da manzum bir hamdele yerine geçerdi. Dîvânların başındaki manzum tevhîdler kasîde nazım şekli ile yazılmıştır. Bunun yanında mesnevî, terkîb-i bend ve tercî-i bend şeklinde yazılmış olanları da görülür. Ayrıca dîvânların içinde veya başka eserlerde, bazan mensur eserler içinde gazel, kıtâ ve rubâî şeklinde yazılmış tevhîdler de vardır.

Tevhîdde esas düşünce, önceki ünitelerde anlatılmış olan akâid ve yer yer kelâm ilminin bildirdiği şekilde, Allah’ın birliği noktasında toplanır. Şâir, Allah’ın tek gerçek varlık olduğunu, bütün güç ve kudretin O’nda toplanmış bulunduğunu, isimlerini ve sıfatlarını sayarak belirtir; varlıkların ve insanın yaratılışını anlatır.

Tevhîdlerde yer alan konuları şu şekilde sıralayabiliriz :

- Allah Taâlâ her yerde hâzır ve nâzırdır, fakat insanlar O’nun zâtının künhünü idrâkten âcizdir. Yani O, insanın göreceği veya elle tutacağı hiçbir şeye benzemediği için, O’nu göremeyeceği gibi, gözüyle görebildiği eliyle tutabildiği bir varlıkla mukâyese ederek veya kendi tasavvuruyla kavrayarak bir şekil halinde kavrayamaz. Gözler O’nu görmez, ama akıl sahibleri O’nu bilir.

- Allah Kâdir’dir, Bâkî’dir, Evvel ve Âhir O’dur, vâcibü’l-vücûd (varlığı zorunlu)dur, yaratıcıdır, ortağı ve benzeri yoktur; hâdis (sonradan var olan) olana, sonradan yaratılan hiçbir şeye benzemez; kâinattaki bütün varlıklardan müstağnîdir, onların hiç birinin hiçbir şeyine muhtaç değildir; aksine her şey O’na muhtâçtır, O’nun oldurmasıyla olur, onları yok etme kudretine de sâhiptir. O, cisim, cevher, a’râz ve heyûlâ değildir.

- Kâinattaki her şeyi yaratan Allah’tır; yaratma güç ve kudretine sâdece O mâliktir. Kâinattaki âheng ve intizâm, Allah’ın ilim, irâde, kudret ve tekvîn sıfatlarının delîlidir ve tecellîleridir. O, bütün nâkıs sıfatlardan münezzehtir. Allah’ın kuvvet ve kudreti Cemâl ve Celâl şeklinde tecellî eder.

- Âlem, Allah’ın gayrıdır. Vâcibü’l-vücûd olan, mümkinü’l-vücûd (var olması veya yok olması mümkün) olanla birleşemez. Allah, nasıllıktan ve nicelikten münezzeh, kâinatta O’nun dışındaki bütün varlıklar bunlarla sınırlıdır.

Tevhîdlerde dînî esaslar, tasavvufî boyutu olmadan yer alabildiği gibi, tevhîd konuları tasavvufî duyuş ve ifâdelerle anlatılmış olabilir. Tasavvufî nitelikli tevhîdlerde şu hususlar üzerinde durulur :

- Allâh Taâlâ gizli bir hâzînedir; bu hazîneyi izhâr için kâinâtı yaratmıştır.

- Allah’ın zâtına erişilmez; ancak sıfatları üzerinde düşünülerek tevhîd-i Zât bilinir. Evvel ve âhir O olduğu gibi, zâhir ve bâtın da O olduğu bilinir.

- Ancak hakîkate ermek için akıl yeterli değildir, aşk-ı ilâhî gereklidir. Aşk-ı ilâhî uğruna benliği ve mâ-sivâyı (dünyâ varlıklarını) terk etmek gerekir.

- İnsan olmanın maksadı ve gâyesi Allah’a kavuşmaktır.

Tasavvufî nitelikli tevhîdlerin temelini şu kudsî hadis teşkil eder : (كنت كنزاً مخفياً فأحببت أن أعرف فخلقت خلقاً فعرفتهم بى فرفونى.) “Hen gizli bir hazîne idim, bilinmek ve tanınmak istedim ve mahlûkâtı yarattım. Ber kendimi onlara öğrettim; onlar da beni bildi.” (el-Aclûnî, II, 132.)

Allah’ın irâde ve kudretinin tecellîlerinin ifâdesi olan Esmâ-i Hüsnâ (Allah’ın güzel isimleri), tevhîdlerde çokça kullanılır.

Kasîde nazım şekliyle yazılmış olan üç esas kısımdan meydana gelmiştir :

Birince kısımda Allah’ın selbî ve subûtî sıfatlarından bahsedilir. İkinci kısımda, subûtî sıfatların kâinâttaki tecelleri gelir. Üçüncü kısım münâcâttır. Aşağı yukarı kasîde tarzındaki her tevhîde bu üç esas unsuru bulabiliriz. Birinci kısımda lirizm olmaz; ikinci kısımda, kemâl ve kudretin; üçüncü kısımda ise insanın aczinin ve korkusunun heyecanını buluruz. (Ali Nihat Tarlan, Dîvân Edebiyatında Tevhîdler, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayını, Fasikül : III, İstanbul 1936, s. 6.)

Ali Nihat Tarlan tasavvufî nitelikli tevhîdin heyecânını şöyle tanımlar :

San’atkâr, rûhunde havf ve recânın çarpışmasını duyar. Bütün heyecân, evvelâ kendi aczinin şuurundan başlar. Bunu şiire tevdî ederken Ehl-i Sünnet akâidinin muayyen mevzûlarını sıralar. Heyecân mısraların üzerinde uçan, çırpınan; fakat mevzûların hiç birine konamayan bir kuş gibidir. Biz ekseriyâ onun kanatlarının sesini duyarız; fakat onu ancak kasîdenin münâcât yerinde bulabiliriz. Munâcât aczin ifâdesidir, o zaman esere biraz lirizm girer.

Bu duyuş ve görüş tarzı; evlâ aklın, objenin fevkına çıkıp derûnîleşir ve bu derûnî lirizmini bütün kâinâta taşır.” (Ali Nihat Tarlan, Fasikül : III, s. 5, 6.)

Tasavvufî nitelikli tevhîdlerde genellikle vahdet-i vücûd anlayışı hâkimdir. 

Tevhîdi ifade eden âyet ve hadislere sık sık telmihler yapıldığı gibi, ayet ve hadîslerin Arapça metinleri zaman aynen iktibas edilir. 

Nâbî’nin Dîvân’ından bir örnek şöyledir :

Melâik hâdimân-ı “ye’müru bi’l-adli ve’l-ihsân”

Şeyâtîn dîde-bân-ı fursat-ı “yenhâ ani’l-fahşâ”

(Ali Fuat Bilkan, Nâbî Dîvânı I, Milli Egitim Bakanlığı Yayını, Ankara 1997, I, 5.)

Bu beyitte Nâbî bu beyitinde, (إن الله يأمر  بالعدل والإحسان وإيتائ ذى القربى وينهى عن الفحشاء والمنكر والبغى يعظكم لعللكم تذكرون.) “Şüphesiz Allah. Adâleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenâlığı ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye öğüt veriyor.” (16.Nahl sûresi, 90) âyetinde altı çizili kısımları Arapça ibâresiyle aynen almıştır.

 

Evvel ü Âhir çü sensin Zâhir ü Bâtın dahi

Pes arada gayr var dimek tasavvurdur muhâl

(Ali Nihat Tarlan, Fasikül : I, s. 4.)

Ali Nihat Tarlan’ın Ahmedî Dîvânı’ndan altığı tevhîdin bu beyitinde, (هو الأول والآخر والظاهر والباطن وهو بكل شء عليم.) “O, Evvel’dir, Âhir’dir, Zâhir’dir, Bâtın’dır. O her şeyi hakkıyla bilendir” (57.Hadîd sûresi, 3) âyetinin anlamına telmih vardır.

İzzetün fikrinde kalmış akl gonca bigi terg

Kudretün vasfında olmış ruh lâle bigi lâl

(Ali Nihat Tarlan, s. 5.)

Ali Nihat Tarlan’ın Ahmedî Dîvânı’ndan altığı tevhîdin bu beyitinde, (تفكروا فى آلاء الله ولاتفكروا فى ذات الله.) “Allah’ın nimetleri hakkında hakkında derin derin düşününüz, fakat hakkında akıl yürütmeyiniz.” (el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, I, 311) hadisinin anlamına telmih yapılmıştır.

 

Örnekler :

 

Ey dün ü gün isteyen bulmez misin Hak kandadur

Her kandasam anda hâzır kanda bakarsam andadur

 

İstemegil Hak’ı ırak gönüldedir Hakka durak

Sen senliğün elden bırak tenden içerü candadur

 

Gir gönüle bulasın Tûr sen-ben dimek defterin dur

Key Güher er gönlündedür sanma ki ol ummâmdadur

 

Ol ummânda yüz bin Güher bir katreye benzer tamâm

Ol câna yok zamân-zevâl zevâlli cân hayvândadur

 

Her kanda ki gözün baka Çalap hâzırdur mutlakâ

Şol cân ki tapmadı Hak’ assısı yok ziyândadur

 

Eyle sûretini vîrân cân sırrıdır ana iren

Bâtın gözidür dost gören zâhir gözü yabandadur

 

Çün sûretün vîrân ola gönlün bâğı cinân ola

Cânun genci vîrân ola çünki bu genc vîrândadur

 

Her kim gaflet içre geçer cânı zevâl suyun içer

Dervîş sırrı arşdan uçar çünki mekânı andadur

 

Miskîn Yûnus gözün aç bak iki cihân dopdolu Hak

Sıdk odına gümânı yok ol eşker pinhândadır

                                                       Yûnus Emre

(Mustafa Tatçı, Yûnus Emre Dîvânı (Tenkildi Metin), Milli Eğitib Bakanlığı Yayını, İstanbul 2005, s. 67, 68.)

 

                                               *     *     *

Dest-i kudretle yoğ iken âlemi var eyledin

Kimini Müslim kılıp kimin küffâr eyledin

 

Hârdan güller bitirdin nahlden hurmâ-yı ter

İbret için kullarına hikmet izhâr eyledin

 

Kimine verdin behişt ü hil’at u tâc u kemer

Kiminin yerin cehennem menzilin nâr eyledin

 

Kiminin kaddini kıldın serv ü ar’ardan yüce

Gözleri yaşın kiminin cû-yı enhâr eyledin

 

Rûzu Rûşen eyledin emrinle gün eetdi tulû’

Geceyi encümler ile zen edip târ eyledin

 

Güller ile Gülşen içre hârı kıldın hem-nişîn

Geceler tâ subha dek bülbülleri zâr eyledin

 

Zâhide erzâni kıldın Kevser ü hûr u behişt

Bu Muhibbî bendeni müştâk-ı dîdâr eyledin

                                                       Kanûnî Sultan Süleyman

(Muhibbî Dîvânı, Hazırlayan : Coşkun Ak, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayını, Ankara 1987, s. 42.)  

        *     *     *

Kara gün kararıp kalma

Hemen Allah de Allah de

Hangi akşam sabah olmaz

Aman Allah de Allah de

 

Sâhibimiz çok nazlıdır

Yanında geçer sözlüdür

Hemen kalbinde gizlidir

Amman Allah de Allah de

 

Var amma yetmiş bin perde

Ne göktedir ne de yerde

Karıncasın komaz darda

İnan Allah de Allah de

 

Sen seni çlma gel taşa

Niyâz eyle gitmez boşa

Kulu gibi değil hâşâ

Uyan Allah de Allah de

 

Ne derdin var ise söyle

Kalbini Müberrâ eyle

Bu da geçer kalmaz böyle

Dayan Allah de Allah de

 

Ruhsatî olma dîvâne

Günde beş yol dur dîvâna

Sıdk ile düş âsitâna

Uzam Allah de Allah de

                    Âşık Ruhsatî  (öl. : 1909)

(Doğan Kaya, Âşık Ruhsatî, Sivas Belediyesi Yayını, Sivas 1999, s. 121.)

 

                                   *     *     *

Sana şah damarından dahada yakın Allah;

Günam mı dedin; O’ndan uzağa düşmek günah...

                                                        Necip Fazıl Kısakürek (öl. : 1983)

(Çile, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 1977, s. 29.)

 

MÜNÂCÂTLAR

 

Cenâb-ı Allah’la ilgili edebî türlerden biri de münâcât türü eserlerdir. Münâcâtlar, aynen tevhîdler gibi müstakil kitap veya risâle şeklinde değil, manzûmeler veya mensur metinler hâlindedir. Manzum veya mensur başka serelerin içinde yer alırlar.

Münâcât, Arapça n-c-v (ن) (ج) (و) (نجى) kökünden gelen “müfâale” kalıbında bir kelimedir. Sözlükteki anlamı, “fısıldama, kulağa söylemek, iki kişi arasında geçen gizli konuşma” anlamına gelir. Dînî literatürde ise, “Allah’a dûa ve niyazda bulunmak; bir kimseneni ellerini açarak gizlice Allah’tan dilekte bilinmesı, yalvarıp yakarması” anlamında kullanılır. edebî ıstılâh olarak kullanımı da bu dînî literatürdeki anlamına uygundur. Edebî olarak, “bütün varlıkları yaratıp yaşatan, Rahmân, Rahîm olan, afvedici ve esergeyip bağışlayan Yüce Allah’a yalvarıp yakarmak amacıyla yazılmış edebî metinler” münâcât olarak adlandırılır.

Klasik dönem şâirlerimiz dîvânlarının başlarına genellikle tevhîd koymayı gelenek hâline getirmişlerdir. Birçok şairimiz dîvânlarının baş taraflarına aynı zamanda münâcât da koymuşlardır. Ayrıca dîvanların diğer kısımlarında veya başka eserlerde münâcâtlar yer alır.

Klasik edebî eserlerimizdeki manzum münâcâtlar daha çok kasîde, gazel, mesnevî, rubâî, kıt’a, muhammes, terkîb-i bend ve ilâhî nazım şekilleriyle yazılmıştır. Dîvân edebiyatımızın ürünleri içinde yer aldığı gibi, tekke edebiyatı, halk edebilatı ve günümüz edebî ürünleri içinde de konu itibâriyle münâcât olan şiirler bulunmaktadır. Özellikle dîvânların baş tarafındaki münâcâtlar kasîde veya mesnevî şekillerinde yazılmıştır. Tevhîdler anlatılırken söylendiği gibi, kasîde tarzındaki tevhîdler için de münâcât bölümü vardır. Şâir burada acziyetini ve günahkârlığını dileyerek Cenâb-ı Allah’a duâ ve niyâzda bulunur. Dîvanların dışındaki eserlerin başında da münâcâtlar bulunabilmektedir.

Münâcâtlar genellikle aruz vezniyle yazılmıştır. Ancak tekke edebiyatı ve halk edebiyatı içinde hece vezniyle yazılmış münâcâtlar da vardır.

Münâcâtların esas konusu da aynen tevhîdler gibi Cenâb-ı Allah’tır. Bunlarda da Allâh’ın varlığından, birliğinden, tek olduğundan, eşi ve benzeri olmadığından, ortağı ve yardımcısı bulunmadığı gibi, bunların hiç birine ihtiyâcı olmadığın, selbî ve subûtî sıfatlarından bahsedilir. Allah’ın güzel isimlere (Esmâ-i Hüsnâ) münâcâtlarda da çokça yer verilir. Ancak burada, tevhîdlerden garklı olarak, daha çok Allah’ın her şeyi yaratması, her şeyin O’na muhtâç olduğu, bütün varlıkların ancak O’nun lutfu ve keremi ile var olduğu gibi, yine var olabulmek için her zaman O’na muhtaç bulunduğu, bu arada özellikle O’nun Rahîm ve Rahmân olduğu; esirgeyenin, bağışlayanın, afv u mağfiret edenin O olduğu; insanın ise O’nun kudreti karşısında tamâmen âciz olup, O’nun merhametine ve bağışlamasına muhtaç bulunduğu üzerinde durulur. Burada Allah için söylenecek her şey biraz da insanın bu acziyeti ve O’na muhtaçlığı noktasından hareketle seçilir. Münâcâtlar, günahkârlık ve pişmanlık duygularıyla dolu şirrilerdir.

Münâcâtlara göre yegâne Ganiyy-i Mutlak Allah’tır, ilminin ve kudretinin sonu yoktur, ezelî ve ebedîdir, kâinâtın tek mutlak hâkimi O’dur; kul baştan başa fakr u zarûret içindedir. Şair öncelikle bunları dile getirir ondan sonra da bu aczini itiraf eder, geçmiş günahlarından dolayı pişmanlığını belirtir, bir daha yapmamaya karar vererek tevbe ve istiğfârda bulunur; Allah’ın sonsuz lutuf ve keremine sığınır. Kişi ölümü, hesap gününü ve cehennem azâbını hatırlar; o gün kurtuluşa erip eremeyeceğinin endişesi içindedir. Yûnus Emre’nin bunu dile getiren çok güzel bir münâcâtı vardır:

Aceb bu benüm cânum âzâd ola mı yâ Rab

Yohsa yedi tamuda yana kala mı yâ Rab

 

Aceb bu benüm hâlüm yir altında ahvâlüm

Varup yatıcak yirüm akreb dola mı yâ Rab

 

Allah olıcak kâzî bizden ola mı râzî

Görüp habîbi bizi şefî’ ola mı yâ Rab

 

Cân hulkuma geldükde Asrâîl’i gördükde

Yâ cânumı aldukda âsân ola mı yâ Rab

 

Yûnus kabre vardukda münker nekir geldükde

Bana suâl sordukda dilüm döne mi yâ Rab

(Mustafa Tatçı, s. 30, 31.)

Günahsız kul olmaz, şâir her an bunun farkındadır ve sığınacak tek yer Allah’ın lutf u keremidir.

Âlemin halkı bendedir günâh etmezi kandedir

Lutf u inâyet sendedir Kerîm Allah Rahîm Allah

                                                                   Abdî  (öl. : 1710

 

Mutasavvıf şâirler, vahdete ulaşma arzusu içindedirler; hep bunu dilerler; Allah’tan gayri her şeyden, dünyâdan ve dünyâlıklardan kurtulmak arzusu istemektedirler. Onlara göre bu dünya gurbettir, kulu Allah’tan ayrı tutar, bir çile yeridir; bundan kurtulup Cemâlu’llâh’a ulaşmak gerekir.

Münâcâtlarda daha çok Allah’ın isimlerinden Rahîm, Kerîm, Gaffâr, Gafûr, Tevvâb, Afuvv, Vâhib, Mûîn, Settâr isimlerine yer verilir, afv u mağfiret için yol aranır.   

Münâcâtlarda da, tevhîdlerde olduğu gibi âyet ve hadislerden yararlanılmıştır. Âyet ve hadislerden metin hâlinde alıntılar yapıldığı gibi, daha onların anlamlarına telmihler yapılmış ve âyet ve hadislerde anlatılan konular, onların da konusu olmuştur. 

Örnekler :

 

Ulu ulu günahlarum yüz komadı bana Çalap

Hiç kimse çâre kılmadı döndüm yine sana Çalap

 

Âlimlere sordum nedür dermân günahlu derdüme

Anlar dahı eyitdiler dermân ana yine Çalap

 

Va’de yitüp öliceğiz ol sinlere varıcağız

Zibânîler geliceğiz sen inâyet eyle Çalap

 

Zebânîler çün geleler beni yalınuz bulalar

Bilmediğüm dil soralar sen yardım eylegil Çalap

 

Gürde soralar bu sözü esirgemez anlar bizi

Bir de sana tutduk yüzü sen esirge bizi Çalap

 

Sensün bu benüm sultânum bu cânla içinde cânum

Çokdur benüm günâhlarum sen meded eylegil Çalap

 

Uçmakdağı hûrîleri giymiş onlar nûr donları

Ne bahtlu mü’minleri bize nasîb eyle Çalap

 

Durmayup söylerem sözüm günâhuma göyner özüm

Günâhlu Yûnus’un sözün sen kabûl eylegil Çalap

                                                                   Yûnus Emre

(Mustafa Tatçı, s. 31, 32.)+

 

 Münâcât

 Hudâyâ Hudâlık sana yaraşur

Nitekim gedâlık sana yaraşur

 

Çü sensin penâhı cihân halkının

Kamudan sana ilticâ yaraşur

 

Şeh oldur ki kulluğun etdi senin

Kulun olmayan şeh gedâ yaraşur

 

Şu baş kim sana secde eylemeye

Şehin-şâh ise zîr ü pâ yaraşur

 

Şu dil kim marîz-i gamındır senin

Ana zikrin ile şifâ yaraşur

 

Şu kim dürr-i gufrânın olmak diler

Gamın bahrine âşinâ yaraşur

 

Eğerçe ki isyânımız çokdurur

Sözümüz yine Rabbenâ yaraşur

 

Ne ümmîd ü ne bîmdir işimiz

Hemân bize havf u recâ yaraşur

 

Eğer adl ile sorasın Adlî’yi

Ukûbatdir ana sezâ yaraşur

 

Sen eyle anı kim san yaraşur

Ben etdim anı kim bana yaraşur

 

Şu günde ki bir çârsi kalmaya

Ana çâre-res Mustafâ yaraşur

                                Adlî (II. Bâyezîd) (öl. : 1512)

(Fevziye Abdullah Tansel, Türkçe Dînî Metinler, Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Yayını, Ankara 1971, s. 26.)

 

                                               *     *     *

Yâ Rab hemîşe lutfunu kıl reh-nümâ bana

Gösterme ol tarîkı ki yetmez sana bana

 

Kat’  eyle âşnâlığım andan ki gayrdır

Ancak öz âşnâların et âşnâ bana

 

Bir yerde sâbit et kadem-i i’tibârımı

Kim reh-ber-i şerîat ola muktedâ bana

 

Yok bende bir amel sana şâyeste âh eğer

A’mâlime göre vere adlin cezâ bana

 

Havf u hatâda muztaribim var ümîd kim

Lutfun vere beşâret-i afv-i hatâ bana

 

Ben bilmezem bana gereğin sen hakîmsin

Men’ eyle verme her ne gerekmez bana bana

 

Habs-i hevâda koyma Fuzûlî-sıfat esîr

Yâ rab hidâyet eyle tarîk-ı fenâ bana

                                                       Fuzûlî (öl. : 1566 ?)

(Fuzûlî Dîvânı, Hazırlayanlar : Kenan Akyüz - Süheyl Beken - Sedit Yüksel - Müjgan Cunbur, Akçağ Yayınları, Ankara 1990, s. 131, 132.)

                                                       

 

 

 

                                               *     *     *

Beni yarattı kul deyi

Olamıyom aman Allah

Ara emrimi bul deyi

Bulamıyom aman Allah

 

Nefsile olmuşum öğür

Başa geldi geçti ömür

Gözüm kör kuağım sağır

Gülemiyom aman Allah

 

Ne yeşilim ne ağım var

Ne bostanım ne bağım var

Ne elim ne ayağım var

Gelemiyom aman Allah

 

Dünyâ için hep telâşım

Yetmişe ulaştı yaşım

Kusurum çok gözüm yaşım

Silemiyom aman Allah

 

Eyliyorum rızâna arz

Ara yerde çoktur gammâz

Emretmişsin beş vakit farz

Kılamıyorum aman Allah

 

Bîçâre Âşık Ruhsatî

Kaçırma elden fırsatı

Verme dünyâ saltanatı

Dilemiyorum aman Allah

                                Âşık Ruhsatî  (öl. : 1909)

(Doğan Kaya, s. 121.)

                                              

*     *     *

DUÂ

Bize hâlâ ezâ ezâ geliyor

Günler, aylar, devirle, Allah’ım!

Dönecek miydi harb meydanına

Şehirler Allah’ım

        Yine tebşîrler getirsin, her

        Yil, Berât’lar, Kadir’ler, Allah’ım!

 

Câna, îmâna, mülke kasdedeni

Hangi güçler zehirler Allah’ım?

Belli, insanlar değiller... öyleyse,

Söyle : Kimdir, nedirler? Allah’ım!

        Yine tebşîrler getirsin, her

        Yil, Berât’lar, Kadir’ler, Allah’ım!

 

Kara gündeysek ufka, nûrundan

Doğsun artık fecirler, Allah’ım!

Rahmetinden dolup dolup taşsın

Dışlar, içler, kabirler, Allah’ım!

        Yine tebşîrler getirsin, her

        Yil, Berât’lar, Kadir’ler, Allah’ım!

                                                                       Arif Nihat Asya (öl. : 1975)

(Cemal Kurnaz, Münâcât Antolojisi, Türkiye Diyânet Vakfı Yayını, Ankara 1992, s. 37.)

 

YA RESULALLAH

‘Işkun ile ‘âşıklar yansun yâ Resûla’llâh

İçüp ‘ışkun şarâbın kansun yâ Resûla’llâh

 

Şol seni seven kişi komış yoluna başı

İki cihân güneşi sensün yâ Resûl’allâh

 

Şol seni sevenlere kıl şefâ‘at anlara

Mü’min olan tenlere cânsun yâ Resûla’llâh

 

Şol seni sevdi Sübhân oldun kamuya sultân

Cânum yolına kurbân olsun yâ Resûl’allâh

 

‘Âşıkam şol dîdâra bülbülem şol gül-zâra

Seni sevmeyen nâra yansun yâ Resûla’llâh

 

Dervîş Yûnus’un cânı ‘âlem şefâ‘at kânı

İki cihân sultânı sensün yâ Resûla’llâh

 

Yunus Emre (Sivrihisar, 1240?-Sivrihisar, 1321?)

Divân-ı Yûnus Emre, Hzl. Mustafa Tatçı, Kültür ve

Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1992, s. 345.

 

Günümüz Türkçesi

 

(Aşkın ile âşıklar yansın Ya Resûlullâh

İçip aşkın şarabını kansın Yâ Resûlullâh

Şu seni seven kişi, koymuş yoluna başı

İki cihan güneşi, sensin Yâ Resûlullâh

Şu seni sevenlere, kıl şefaat onlara

Mümin olan tenlere cansın Yâ Resûlullâh

Şu seni sevdi Sübhân, oldun herkese sultân

Canım, yoluna kurban olsun Yâ Resûlullâh

Âşığım şöyle Dîdâr’a, bülbülüm şöyle gülzara

Seni sevmeyen nâra (ateşte) yansın Yâ Resûlullâh

Derviş Yûnus’un canı âlem şefaat hani

İki cihân sultanı sensin Yâ Resûlullâh)

 

 

 

 

NAAT-İ ŞERİF

Kuloğlu

 

Gözüm nuru Fahr-i cihan

Yetiş yâ Muhammed yetiş

Âleme gün gibi doğan

Yetiş yâ Muhammed yetiş

 

Yeşil sancaklar yalabır

Onu gören can talabır

Acap guluv etti4 kâfir

Yetiş yâ Muhammed yetiş

 

Bizim ahvâlimiz bundur.

Ali’yi sen bize göndür

Kanber’i Düldül’e bindir

Yetiş yâ Muhammed yetiş

 

Gaziler kana boyandı

Yandı sol yüreğim yandı

Son demidir

Yetiş yâ Muhammed yetiş

 

Hakk’a ermiş erenlerle

Ak sakallı pirler ile

Cümle peygamberler ile

Yetiş yâ Muhammed yetiş

 

Sana derim iki gözüm

Ayağına sürem yüzüm

Yardımcımız olver

Yetiş yâ Muhammed yetiş

 

Ey Kuloğlu canlar canı

İki cihanın sultanı

Derdimizin hem dermanı

Yetiş yâ Muhammed yetiş

 

1 Fahr-i cihan: Cihanın efendisi.

2 Yalabır: Parlar.

3 Talabır: Oynar.

4 Guluv etti: Haddini aştı.

5 Demidir: Anıdır.

6 Olver: Oluver.

2

Kuloğlu (1613?-1694?)

XVII. Asır Saz Şairlerinden Kuloğlu, Saadettin

Nüzhet Ergun, Semih Lütfi Sühulet Kütüphanesi,

İstanbul 1933, s. 43-44.

 

 

 

YÂ MUHAMMED

Ali Ekrem Bolayır

 

Yâ Muhammed, büyük peygamberimiz,

Biz seni tâ cân evinden severiz!

 

Her çocuğun küçük kalbi senindir,

Mâsum olan Resûlullah’ı bilir.

 

Biz mâsumuz, kalbimizle anlarız,

Senin dünya cennetinde biz varız.

 

Hasan’ını, Hüseyn’ini ne kadar

Sen severdin; işte bütün çocuklar

 

Nazarında evlâdının eşidir;

Çünkü hepsi ulu din kardeşidir.

 

Demek sen de bizi pek çok seversin,

Bunu, bize, yine bildirdin kendin.

 

“Her çocuk Müslüman doğar!” diyerek.

Yâ Muhammed bu sözünü öğrenmek,

 

Bize büyük yüreğini bildirir,

Her çocuğun temiz ruhu senindir!

 

Ulu Kâbe’n kalbimizde açılır,

Yüzümüzden senin nurun saçılır

 

Yâ Resûlallâh büyüksün sen, büyük,

Biz çocuklar bu âlemde pek küçük

 

Ümmetiniz; fakat gökte yıldızlar

Nasıl çoksa, dünyada da o kadar

 

Çok sabî var; her birinin kalbinden

Hak Dîni’nin bir yıldızı doğarken,

 

Senin ruhun arş-ı a’lâda güler!

Etrafında uçar yavru melekler.

 

Seni elbet daha fazla severiz

Annemizden, babamızdan bile biz!

 

Kur’ân’ından senin sesin duyulur;

Kalbimize muhabbetin oyulur.

 

Küçük ümmetinin büyük rûhusun

Sana bütün çocuklar fedâ olsun!

 

Es-salât u ve’s-selâmu aleyke yâ Resûlallah

Es-salât u ve’s-selâmu aleyke yâ Habîballâh

 

Ali Ekrem BOLAYIR (İstanbul, 1867 – İstanbul,

1937)

Şiir Demeti, Ali Ekrem Bolayır, Şule Yayınları,

İstanbul 2011.

 

 

 

SÛR-NÂME (NÂBÎ)

Şenlik türünde manzum eser

Nâbî, Yûsuf Nâbî Efendi

 

17. yüzyıl şairlerinden Nâbî tarafından kaleme alınan ve Sultan IV. Mehmed’in şehzâdeleri Mustafa ve Ahmed’in 1086/1675’te Edirne’de tertip edilen sünnet düğünlerini anlatan manzum sûr-nâme.

 

Nâbî Sûr-nâmesi biyografik kaynaklarda kayda geçmemiş ve varlığından haberdar olunmayan bir eser iken Âgâh Sırrı Levend tarafından bulunarak 1944 yılında neşredilmiştir. Eserin tek nüshası İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi TY 1774’te kayıtlıdır. Müstakil bir eser olmayıp Türkçe, Arapça, Farsça çeşitli risaleleri içeren bir mecmuanın 41b-58b yaprakları arasında “Vakâyi-i Hıtân-ı Şehzâdegân-ı Hazret-i Sultân Muhammed-i Gâzî li-Nâbî Efendi” başlığı ile sayfa kenarlarına haşiye olarak yazılmıştır (Levend 1944: 5).

 

Nâbî Sûr-nâmesi mesnevi nazım şekliyle 587 beyit olarak yazılan eser "fe‘ilâtün fe‘ilâtün fe‘ilün" kalıbındadır. Nâbî, eserini Sultan IV. Mehmed’in fermanıyla yazdığını şu beyitle “Sonra ol pâdişeh-i âlî-şân / Nazm-ı sûriyyeyi itdi fermân” şeklinde ifade etmektedir. Eser, Sultan IV. Mehmed’in şehzâdeleri Mustafa ve Ahmed’in 1675’te Edirne’de tertip edilen ve on beş gün süren sünnet düğünlerini ile kızı Hatice Sultan ile Musahib Mustafa Paşa’nın evliliklerini konu almıştır. Eserin muhtevasında konu sıralaması şöyledir: Önce münâcât, na’t ve Sultan IV. Mehmed’e methiyeden sonra düğün için yapılan hazırlıklar anlatılmıştır. Daha sonda hediye bahsine geçilerek devlet erkânının Sultan IV. Mehmed’e ve sünnet düğünü yapılan şehzâdelere takdim ettiği hediyeler zikredilmiştir. Devamında on beş gün süren düğün süresinde her bir günde verilen ziyafetler, gündüz ve geceleri tertip edilen oyunlar, eğlenceler, şehzâdelerin Eskisaray’dan şenlik alanına getirilmesi, şeker alaylarının geçişi ve şehzâdelerin sünnet edilmesi anlatılmaktadır. Eser, şenlik sonundaki at koşularının tasviri ile son bulmaktadır. Ayrıca eserin başlarında IV. Mehmet’in kızı Hatice Sultan ile Musahib Mustafa Paşa’nın düğünleri de beş beyitle özetlenmiştir. (Levend 1944: 5-7, Arslan 1999: 41).

 

Nâbî’nin eseri, sûr-nâme türünün çok ayrıntılı, hacimli ve seçkin örnekleri arasında yer almasa da muhtevası bakımından türün özelliklerini taşımaktadır. Eser ilk kez Levend tarafından neşredilmiş (1944), Arslan ise eseri manzum sûr-nâme metinlerini konu alan çalışmasında neşretmiştir (1999).

 

Şairin biyografisi için bk. "Nâbî, Yûsuf Nâbî Efendi". Türk Edebiyatı Eserler Sözlüğü. http://teis.yesevi.edu.tr/madde-detay/nabi-yusuf-nabi-efendi

 

Eserden Örnekler

Hazret-i Şehzâdegân-ı Âlî-şân Sünnet Olduklarıdur

 

Oldı hûn olduğu dem seyyâle

Gûyiyâ zanbaka konmuş lâle

 

Lûle-i sîmden itdi cereyân

Bâde-i sâf gibi hûn-ı revân

 

Aldı sîm ü zeri hirmen hirmen

Toldı ma’den gibi cey ü dâmen

 

Çün tamâm oldı umûr-ı sünnet

İtdiler yine hıyāma avdet

 

Çalınup tabl ile sûrnây u nefîr

Oldı âvâz-ı safâ âlem-gîr

 

Açılup sûy-be-sû şevk ü sürûr

Oldı güsterde yine cins-i hubûr

 

Hûblar rask ile oldı cübân

Oldılar hûş-rubâ-yı nigerân

 

Fişege olınup ilkâ âteş

Şu’lesi oldı sipihre ser-keş

 

Gicenüñ nısfına dek zevk ü neşât

Bu siyâk üzre idüp bast-ı bisât

 

Olup ol gice bu resm üzre tamâm

Her kişi menziline itdi hırâm

 

Çün sabâh oldı be-vefk-i âdet

İtdiler cümle kuzâtı da’vet

 

Geldiler çetr-i ziyâfet-gâha

Sundılar ni’meti şâhen-şehe

 

Cümler eşrâf-ı kuzât-ı İslâm

İtdiler emr-i ta‘âmı itmâm

 

Çıkdılar soñra yine meydâna

Atdılar târ-ı nigeh seyrâna

 

Yine hengâme-gerân-ı ni‘met

İtdiler arz-ı kemâl-i san‘at

 

Geçüp ol gice de bu hâl üzre

Zeyn idip sûrı bu minvâl üzre

 

Da‘vet olundı irince ferdâ

Mîr-mîrân ile hep mîr-livâ

 

Mîr-mîrân ile ma‘zûl begler

Mansıb içün derd-i devlet bekler

 

Cem‘ olup bâr-geh-i ihsâna

Oldılar dâ’ire gird-i hâna

 

Sundılar ni‘mete germiyyet ile

İtdiler hayr du‘â himmet ile

 

Yine encâma irişdükde ta‘âm

Tutdılar gûşe-i seyrânda makâm

 

Cem‘ olup lu‘betiyân meydâna

İtdiler bahş-ı safâ a‘yâna

 

Hây hûy u nagamât-ı def ü ney

Dillere virdi yine neşve-i mey

 

 

Yine meh-pâreler oldı raksân

Eyledi çeşmini nâsun gerdân

 

 

Yine virdi fişek-i âteş-pâş

Dil-i çerh-i sitem-endûza hırâş

 

Dîvler geydi libâ-ı nârî

Hayli germ eylediler bâzârı

 

İricek ol gicede pâyâna

Her kişi oldı mukîm-i hâne (Arslan 1999: 667-669)

(alıntı)


 DİVAN EDEBİYATINDA NESİR İÇİN TIKLAYINIZ!!!


Yorumlar - Yorum Yaz
İSLAMİ DÖNEM İLK DİL VE EDEBİYAT ÜRÜNLERİ
TÜRK EDEBİYATININ DÖNEMLERİ
İSLAMİYET ETKİSİNDE GELİŞEN TÜRK EDEBİYATI